Benim sanatım, devasa bir birikimin içinden bana ait olmayan her şeyi yıllardır ayıklamaya çalıştığım bir çabadan başka bir şey değil aslında...Başlangıçta insan bu birikimin içine hiç sakınmadan balıklama atlıyor, kabul ediyorum ; ancak bu havuzdan hiç etkilenmeden çıkmayı beklemek garip bir çelişki değil mi?.. 

Sanatın ne olduğu sorusunun daha çok eleştirmenlerin ya da sanat dışındaki insanların konusu olduğunu düşünüyorum. Sanatçının ilgi alanı daha çok yaptığı şeyle ve onun yarattığı etki ile olsa gerek... "Sanat ne için/kimin içindir?" sorusu neredeyse konuştuğum her insanın boynunu sıkan kravat gibi baş ağrısına neden oluyor sanki. Sanatın tipik olmasa da- bir iş olduğunun fark edilmesinin durumu açıklığa kavuşturacağı aşikardır.  Sanat, sanatçının bizzat kendisi için yaptığı bir eylemdir, aynen kuru fasulyeyi kim kaşıklıyorsa alınacak gıdanın o kişiye faydasının olması gibi... Ve tabii ki  kuru fasülye de ucuz değil artık.

Bu tarz soruları soranlar klişelerle uğraşıp dururlarken, ben sorularla vakit kaybedip aforizmalar üretmek yerine üretime yönelmeyi yeğledim hep. Sanat insanları -genellikle- herhangi bir konuda kabul gördüklerinde tam da o noktadan devam etmeyi sürdürürler. Benim için ise o nokta : Fırçanın yıprandığı belki de kırıldığı bir yer... Statükoyu kabullenmedim hiç : Bu statik ve güvensiz durum, insanın gelişimine ve çünkü arayış mücadelesine  ket vuran dinamiklerden biri değil mi? Herşey değişir, ve değişmelidir...Şüphesiz sanatçı da... Gençlik yıllarımda en çok Van Gogh'dan ve Dali'den etkilenmiştim... Picasso ise daha sonraları, kaybettiğim çocukluğumu aramaya başladığım ama sanatsal olarak olgunlaşmaya başladığım dönemlere ait...Bununla, Picasso'yu gerçek anlamda anlamaya başlamaktan bahsediyorum..."My whole life as an artist has been nothing more than a continious struggle against reaction and the death of art" cümlesi üniversite yıllarındaki mottolarımdan biriydi, ancak gerçek anlamını 40 yaşlarımın sonunda içselleştirmeye başlamıştım...Sanatın yeniden tanımlandığı yıllardaki Bauhaus ekolü ve Malevich, Lyubov Popova... 2012'de kendi felsefemi ve onda şekillenen yeni bir sanat akımının manifestosunu yayımladım : MISTRAL...Mistic-Stratal Compositıons, yani gizemli çok katmanlı kompozisyonlar  resmi...

Bu manifesto : Başlarda (2002-2007) ortaya koyduğum sanatsal yaklaşımın (The New Complementary Cubic Structures-NCCS) devamıydı süphesiz.

Özetlemek gerekirse : Nihai amacımı gerçekleştirebileceğim her türlü sanatsal materyali  her usülde kullanmayı seçebilirim. Fırça vuruşlarının, çizgilerin ve hatta spatula (painting knives) etkilerininin pentür açısından amaçsal bir önemi yoktur, onlar sadece aradığım resmi oluşturmama hizmet eden araçlardır,  Daha da iddialı konuşmak gerekirse, materyalin hiç bir önemi yoktur diye düşünüyorum. Asıl olan resmin, sanatın ta kendisidir... Aksi takdirde, Da Vinci ustanın tempera çalışmalarının, Hollanda kökenli yağlıboya çalışmalarından daha az önemli olduğu tezinin geçerliliğini tartışıyor olmaz mıydık?

1999'da otomobil boyalarıyla (selülozik)  30 parçadan oluşan bir seri yapmış ve kısmen de olsa Hera'da (2004) sergilemiştim. Bu seri için "Akışkan boya tekniği" adında bir tekniğin anatomisini bile -en azından kendime- ifade etmek zorunda kalmıştım.

Büyük resim açısından bakıldığında, bu okyanus içerisinde yer alan bir damladan daha büyük bir ayrıcalığımın olmadığını düşünüyorum.

Bir zamanlar Mevlana ile ilgili araştırmam sonucunda yazdığım "Mesnevi Günlüğü" şiirsel kitabımın önsözünde şu satırları karalamıştım :   

      Aklımı uzatırken evrene

      gönlümü seriverdim yerlere.

      Hay dilim tutulsun dedim

      emanet sözler alelade bir kaleme.

Buradaki 'kalemi', kolaylıkla 'fırça'yla değiştirebilirim ve bundan da zerre kadar gocunmam.

Öğrenmek ve çaba ömür boyu...

 

Sevgiyle kalın.

 

Uğur Vidinli   16 Eylül 2018, İzmir